Ülkemizde bir kez daha madencilerin direnişine tanıklık ediyoruz. Doruk Madencilik işçileri, gasp edilmiş hakları için 180 kilometre yürüdükten sonra Ankara’ya vardılar ve karşılarında devleti gördüler. Yekpare bir patron devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, işçilerin gasp edilmiş haklarının tanzimi için patronun karşısına dikilerek asgari hukuk ilkelerini uygulamak yerine işçilere saldırarak gözaltına alıp, bakanlık eliyle işçilerin alacaklarının ödendiği yönünde asparagas haberler yaymaktadır. Türkiye’de işçiler, devlet-patron işbirliğiyle yoksullaştırılmaktadır.
Bunun birçok nedeni var elbette. Türkiye ve dünya tarihindeki keskin dönüşümler, işçilerin politik gücünde bir aşındırma yarattı. İşçilerin sendikalaşma oranı azaldı. Bunun yanında, üye oldukları sendikaların bürokratları kendi ikballeri için işçilerin çıkarlarını kolaylıkla yok saydı. Türkiye’deki sendika yasasının da kurulmasını kolaylaştırdığı sendika hanedanlarının çıkarı ile işçilerin çıkarı arasında herhangi bir ortak çıkar ilişkisi kalmadı. Ondandır yangın yerinde koca koca konfederasyonların sessizce gürültü patırtı dinsin diye beklemeleri!
İşçi sınıfının politik etkisi de gün geçtikçe azaldı. 1990’lı yıllarda Türk-İş gibi sarı sendika denilebilecek kurumların örgütlediği eylem süreçleriyle işçiler, Türkiye siyasetinin yönüne damga vurabilmekteydi. Ancak günümüzde kanun hükmünde kararnamelerle elleri kolları bağlanmakta, grev yasaklarına ek olarak, Ankara’da da gördüğümüz gibi işçilerin hak mücadeleleri bir suçmuş gibi gösterilmektedir. İşçiler, ekonomik taleplerle dahi olsa, patronun ve devletin karşısına sınıf olarak çıktığında, onlara karşı düşman hukuku işletilmektedir.
İşçilerin politik gücü azaldıkça, egemenlerin fütursuz saldırıları giderek arttı. Devlet mimarisinin yapısı sermayenin tam kontrolünde bir zor aygıtına dönüştü. Bu nedenledir ki Gülistan Doku gibi örnekler çoğalmış, halka karşı işlenen cinayetlerin devlet eliyle örtbas edilmesi vaka-ı adiyeden sayılır olmuştur.
Dünyada benzer örneklerini gördüğümüz sermaye-devlet ilişkilerinin bugün Türkiye’de geldiği nokta, mevcut yasal düzende dahi soygun sayılacak suçların devlet tarafından kovuşturulmaması, soygunun işçilere zorla dayatılmasıdır. Devlet sermayeye teşvikler, vergi afları ve hibeler sağlarken işçilere zam, enflasyon ve yoksullaşmadan başka bir şey vaat etmiyor.
İşçi sınıfı mücadelesini nasıl daha ileri taşıyacağız?
Geldiğimiz durumdan da anlaşılacağı gibi, işçi sınıfı artık mevcut kurumlarla yetinemez. Mücadeleci sendikaların pratiklerinden çıkarılacak ilk sonuç, direnişin ancak mevcut kurumsal yapıların sınırlarını yok sayarak kendini var edebileceğidir. Sendikalardan bakanlıklara bütün köşe başları sermaye ve sermaye işbirlikçileri tarafından tutulduğu içindir ki işçilerin masa başında alabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır. Fiili direniş, işçi sınıfı için tek geçer akçedir bugün. Bu nedenle Ankara’daki madenciler bedenlerini soğuğa ve açlığa yatırmıştır.
Görüldüğü gibi, bugün işçilerin karşısında ideolojisiyle, kurumlarıyla ve silahlarıyla devlet ve sermaye ittifakı var. Medya organlarıyla hırsızlıklarını girişimcilik gibi pazarlamaya çalışan, ekoloji mücadelesinden işçi direnişlerine her itirazı silahlı güçlerle bastıran, aynı zamanda ekonomik hokkabazlıklarla işçilere yoksulluk dayatan bu iktidarla mücadele ancak iktidar mücadelesiyle mümkün olacaktır. Hak arama mücadelelerinin yanında bu hakların nereden geldiğine, köklerinin ne olduğuna dair ideolojik mücadele de verilmelidir. Patron sınıfının ülkenin politik gündemini belirlemesine karşı ülke sathında işçi sınıfının ortak çıkarını dayatacak kurumlar, örgütler kurulmalı ve güçlendirilmelidir. Bir patronla olan kavga, bütün patronlarla bütün işçiler arasındaki kavgaya dönüştürülmeli. Mücadeleci tüm güçleri ise bugünün dünyasına hiç benzemeyen sosyalist bir dünyanın kurulması için seferber etmek gerekir.
1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanması için verilen mücadele, en yakın mevzilerimizden biridir. Mevcut idari yapının çizdiği sınırların baştan kabul edilmiş olması, yeni bir dünyayı yaratmak için giriştiğimiz mücadelede bir adım daha geri düşmemiz anlamına gelmektedir. Taksim, işçilerin politik mücadelelerinin kurucu bir güce dönüşme cüretini göstermesinin bir sembolü ve aynı zamanda bu iradenin beyanıdır.
Bugün çalıştığı hâlde ücretini alamayan madencilerin direnişinin gösterdiği gibi, kaybedilecek çok az şey var ve her şey olduğu gibi, “olağan” devam ettiği takdirde o çok az şey de patronların elinde toplanacak. Bu nedenle işçi sınıfı olarak yaşamın olağan akışını bozmamız gerekir. İçinde yaşadığımız olağanüstü hâl koşullarını, hakiki bir olağanüstü hâle çevirmek zorundayız. Taksim Meydanı’na yönelik çağrı bunun ilk adımlarından biridir. Partimiz 1 Mayıs’ta meydanlara çıkacak, İstanbul’da ise o meydan Taksim Meydanı olacaktır!
1 Mayıs’a giderken Kızıl Parti olarak Doruk Madencilik işçilerinin direnişini en devrimci duygularımızla selamlıyoruz.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


