Bu hafta Türkiye, bir gün arayla yaşanan iki okul saldırısıyla sarsıldı. İlk saldırı Urfa’nın Siverek ilçesinde yaşandı. Eski bir öğrenci pompalı tüfekle okula girip ateş açtı, 16 kişi yaralandı. Bir gün sonra ise Maraş’ta, 14 yaşındaki bir çocuk çantasına koyduğu silahlarla okuluna girdi; biri öğretmen olmak üzere 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi yaraladı.
Bu iki saldırıyı yalnızca bireysel öfke ya da tekil suç diye açıklamak mümkün değil. Türkiye’de şiddet uzun süredir gündelik yaşamın parçası hâline geldi. Sokakta, okulda, evde, medyada ve siyasette aynı dil yeniden üretiliyor. Güçlünün haklı sayıldığı, insan hayatının değersizleştiği, korku ve düşmanlığın yayıldığı bir toplumsal yapı kuruldu.
Bu yapının kurulmasında AKP-MHP iktidar bloğunun dili belirleyici bir yer tutuyor. Toplum yıllardır kutuplaştırılıyor; göçmenler, kadınlar ve gençler hedef gösteriliyor. İşçilerin grevleri yasaklanıyor, protestolar bastırılıyor, kadınların eylemlerine polis saldırıyor, LGBTİ+’lara adeta onları yer altına sürme isteğiyle saldırılıyor, üniversitelere giren faşist çetelerin sosyalist öğrencilere saldırması teşvik ediliyor, hakları için eylem yapan öğrenciler gözaltına alınıyor. Şiddet böylece yalnızca bireysel değil, toplumsal yaşamın tümüne yayılan bir hâle getirildi.
Medya ve dizilerde yeniden üretilen silahlı erkeklik de bu siyasal iklimden bağımsız değil. Silah, kaba kuvvet ve tehdit dili normalleştirildi. Maraş’taki saldırıda 14 yaşındaki bir çocuğun babasına ait silahlara rahatça ulaşabilmesi, Urfa’daki çocuğun silaha rahatça erişebilmesi, bireysel silahlanmanın nasıl sıradanlaştığını ve teşvik edildiğini açıkça gösteriyor.
Eğitim alanı da bu çürümeden bağımsız değil. Okullar çocukların geliştiği alanlar olmaktan çıkarıldı; eğitim giderek muhafazakâr, rekabetçi ve itaatkâr bir yapıya büründürüldü. Bilimsel, laik ve kamucu eğitim gerilerken çocukların sorgulamaları değil, uyum göstermeleri isteniyor.
Yusuf Tekin’in tavrı da bu tablonun parçası. Laiklik, toplumsal cinsiyet eşitliği, sağlıklı beslenme hakkı ve öğretmenlerin talepleri söz konusu olduğunda bu talepleri ve eylemleri tehditlerle, hakaretlerle ve soruşturmalar başlatarak bastırmaya çalışan Yusuf Tekin, çocukların MESEM’ler aracılığıyla sermayeye ucuz iş gücü hâline getirilmesini ve işçi cinayetlerinde yaşamını yitirmesini olağanlaştırıp teşvik ediyor. Bakan Tekin ayrıca, tarikat ve cemaatleri desteklediğini her alanda açıkça haykırırken, Urfa ve Maraş’taki saldırıların ardından istifa etmek şöyle dursun, sessizlik yemini etmişçesine yalnızca “takipçisi olacağız” diyerek kendi gündeminde yeri dahi olmadığını gösterdi.
Bu hafta Eğitim Sen başta olmak üzere eğitim sendikaları iş bırakma kararları aldı, öğretmenler ve veliler sokaklara çıktı. Eylemlerde “Tarikatın bakanı Yusuf Tekin istifa” sloganı atıldı. Eğitim Sen’in bakanlık önünde başlattığı yaşam nöbetine ise her hak talebinde olduğu gibi yine polis şiddeti öğretmenlere ve sendikacılara yöneltildi.
Okul saldırılarının yükselişine paralel olarak, Türkiye’de yükselen faşizmin yanı sıra dünyanın dört bir yanında yükselen emperyalist savaşlar, işgaller ve yıkım politikaları çocukların gözleri önünde sürüyor. Gazze’de binlerce çocuk bombalar altında yaşamını yitirirken, İran’da okullara bombalar yağdırılırken, Suriye’de katliamlar yaşanırken, dünyanın farklı bölgelerinde milyonlarca insan savaş, açlık ve göç kıskacında yaşamaya zorlanırken şiddet sıradanlaştırılıyor. Televizyonlarda, sosyal medyada ve siyaset kürsülerinde ölüm olağan bir görüntüye dönüşüyor.
Emperyalist devletler kendi çıkarları uğruna halkları birbirine kırdırırken, silah şirketleri kârlarını büyütürken, dünya halklarına milliyetçilik, şovenizm ve düşmanlık pompalanıyor. Çocuklar daha küçük yaşlardan itibaren başka halklara nefret duymayı, savaş dilini, intikamı ve cezalandırmayı öğreniyor. Kapitalizm yalnızca emek sömürüsü üretmiyor; aynı zamanda şiddeti, militarizmi ve patriyarkayı da yeniden üretiyor.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde faşist hareketlerin yükselişi, göçmen düşmanlığının yayılması, kadınlara ve LGBTİ+’lara dönük saldırıların artması tesadüf değildir. Kapitalizm, kriz içine girdikçe, emekçilerin öfkesini gerçek sorumlulara değil, en kırılgan kesimlere yönlendirmeye çalışıyor. Irkçılık, cinsiyetçilik, militarizm ve dinci gericilik böyle dönemlerde daha fazla büyüyor. Türkiye’de de AKP ve MHP’nin yıllardır sürdürdüğü kutuplaştırıcı siyaset, savaş politikaları, güvenlikçi yaklaşım ve milliyetçi-şoven propaganda tam olarak bu zemini besliyor. AKP’nin dinsel gericiliği ile MHP’nin Türkçü-faşist çizgisi birbirini tamamlıyor; toplum korku, nefret ve düşmanlık üzerinden yönetilmeye çalışılıyor. Kürt halkına, göçmenlere, kadınlara, gençlere, sendikacılara ve muhaliflere yönelik düşmanlaştırıcı söylemler bu siyasal hattın temel araçlarından biri hâline getiriliyor.
Sınır ötesi operasyonların, sürekli savaş söyleminin, “yerli ve milli” adı altında pompalanan şovenizmin, okul kitaplarına kadar giren militarist dilin çocuklar üzerindeki etkisi görmezden gelinemez. Bir yandan çocuklara sabır, itaat ve kader öğretilirken diğer yandan güç, silah ve zor kutsanıyor. Böylesi bir toplumda okul katliamları yalnızca bireysel suçlar değil, düzenin ürettiği sonuçlar olarak ortaya çıkıyor.
Çocukların açlıkla, yoksullukla, güvencesizlikle büyüdüğü; ailelerin her geçen gün daha fazla borç batağına itildiği; gençlerin geleceksizlik içinde yaşadığı bir ülkede öfke ve umutsuzluk da büyüyor. Ancak iktidar bu öfkenin gerçek kaynağını gizlemek için suçu dijital oyunlara, sosyal medyaya ya da “bozulmuş aile yapısına” yıkmaya çalışıyor. Oysa çocukları öldüren şey bilgisayar oyunları değil; savaşın, sömürünün, patriyarkanın ve kapitalist rekabetin hayatın her alanına sirayet etmiş olmasıdır.
Ortaya çıkan tablo açıktır: Çocukların korunmadığı, eğitimin gericileştirildiği, bireysel silahlanmanın yayıldığı, yoksulluğun büyüdüğü ve şiddetin yukarıdan aşağıya üretildiği bir ülkede okul saldırıları tesadüf değildir. Bu olayları yalnızca çocukların sıklıkla oynadığı dijital oyunlarla, medyanın etkisiyle ya da okul kapılarındaki güvenlik önlemleriyle açıklamaya çalışmak, sorunun kökünü gizlemekten başka bir işe yaramaz.
Gerçek sorumlu kapitalist düzendir. Gerçek sorumlu çocukları sermayeye ucuz iş gücü olarak sunan, okulları gericiliğin merkezine çeviren, silahlanmayı teşvik eden, savaşı ve nefreti büyüten AKP-MHP iktidar bloğudur. AKP’nin dinsel gericiliği ile MHP’nin faşist ve militarist dili, çocukların içinde büyüdüğü toplumsal zemini daha da karartmaktadır. Gerçek sorumlu, emeği sömüren, halkları birbirine düşman eden, geleceği karartan emperyalist barbarlıktır.
Bu karanlık kendiliğinden dağılmayacak. Çocukların güven içinde yaşayabildiği eşit, bilimsel, laik, ana dilde ve kamucu bir eğitim düzeni ancak örgütlü mücadeleyle kurulabilir. İşçi sınıfının, kadınların ve gençlerin birleşik mücadelesi büyüdükçe bu düzenin duvarları çatlayacaktır. Emperyalist kapitalist barbarlık işçi sınıfının iktidarıyla yıkılacak; savaşın, sömürünün ve şiddetin yerine eşitliğin, özgürlüğün ve dayanışmanın dünyası kurulacak.
Ellerimizle, karanlığın içinden kızıl güneşi göğün mavisine bizler yükselteceğiz.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


