Geçtiğimiz hafta, LGBTİ+ hak savunucularına, sivil toplum kuruluşlarına ve derneklere operasyonlar yapıldı. Gözaltına alınan ve soruşturma açılan 162 kişiden 82’si tutuklandı. Bu operasyonları protesto etmek amacıyla Çağlayan Adliyesi önünde toplanan gruba polis saldırdı ve 109 kişiyi daha gözaltına aldı. Bu süreçte Kaos GL, SpoD, Lambdaistanbul, CETAD gibi çok sayıda kurumun internet siteleri kapatıldı; sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Gözaltı ve tutuklamaların LGBTİ+’lara dönük yok sayma ve baskı aracı olarak kullanılması uzun zamandır devam eden ötekileştirme politikalarının yeni aşamasıdır. AKP hükümeti LGBTİ+’lara olan nefretini herhangi bir yasal kılıfın arkasına saklamaya bile lüzum duymaksızın insanların yaşam hakkına saldırıyor. Bu baskı politikasını meşrulaştırmak için ahlak gibi muğlak kavramların ya da kutsal addettiği ailenin arkasına saklanıyor.
Bilindiği üzere, AKP 2025 yılını Aile Yılı ilan etmiş, “aileyi korumak” vurgusunda bulunmuş ve aileyi güçlendirmek adına ekonomik destek yöntemleri açıklamıştı. “Kutsal ailenin korunması” politikaları kadınların bedenine ve yaşamına, LGBTİ+’ların ise varlığına saldıran bütünlüklü bir siyasal çerçevedir. Vajinal doğumun teşviki, sezaryen doğumun kötülenmesi, kadınların boşanmalarını zorlaştıracak yasal düzenlemelerin gündeme getirilmesi, LGBTİ+ bireylere yönelik “kutsal aileye zarar veriyor” açıklamalarının yaygınlaştırılması bugün karşı karşıya olduğumuz süreci adım adım inşa etti. Bu süreçte aileyi yeterince destekleyememiş olacaklar ki bu Aile Yılı, Aile 10 Yılı’na çevrilip devam eden bir politika zincirine dönüştürüldü. Elbette ki AKP’nin LGBTİ+’lara olan saldırıları Aile Yılı ilanıyla başlamadı, ama çizdikleri portrede aileyi güçlendirmeye, korumaya çalışan AKP hükümetinin karşısına baş düşman olarak LGBTİ+’lar yerleştirildi. LGBTİ+’ların ailelerini kimse sormadı, aile içerisinde olamamalarını da kimse sorgulamadı. Keza, kadın cinayetlerinin yıldan yıla arttığı ülkemizde, kadınların büyük oranda evlerinde, ailelerindeki ya da yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğünü kimse konuşmadı. Aileyi güçlendirmek, aileyi kadınların ve LGBTİ+’ların canı pahasına güçlendirmek anlamına geliyordu.
Gerçekte ise anlatıldığı gibi bir tablo yok. Türkiye’de doğum oranlarının düşüşünden endişeli iktidar, işçiye, askere ihtiyaç duyuyor; insanları çocuk doğurmaya teşvik etmeye çalışıyor. Bu sayede ülkedeki emek gücünü yeniden üretmeyi amaçlıyor. Çocuk başına yapılacağı açıklanan yardımlar da bunu kanıtlıyor. Doğum oranlarının düştüğü doğru, ama bunun sebebi AKP’nin kamuoyuna satmaya çalıştığı gibi “Batı’dan gelen cinsiyetsizleştirme propagandası” ya da insanların izledikleri dizilerden etkilenip LGBTİ+ olması değil. Gerçekleri konuşmak, 23 yıldır iktidarda olan AKP’nin işine gelmiyor çünkü işin aslı hükümetin başarısızlığının resmi. Devlet kadınları ailelerinin içerisinde koruyamıyor, çocukları MESEM adı altında çocuk yaşta işçiliğe mahkûm ediyor, eğitim sistemini niteliksizleştiriyor, ekonomik kriz çocuk yetiştirmeye imkân tanımıyor. Anne babaların çocuklarına bir gelecek hayal edebilmesinin mümkün olmadığı bu siyasi iklimde, doğum oranlarının düşmesi çok normal. Ancak bunların sebebi olan hükümet, düşmanı başka bir yerde arıyor. AKP siyasetinin kendini bir düşmanla var edebilen muhtevasından ötürü tüm gücüyle saldırdığı grup, LGBTİ+’lar oluyor.
İktidarın LGBTİ+’lara dönük nefret söylemleri ve tutuklamaların, bir dizi politikanın da bir ayağı olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Ana muhalefet partisine dönük siyasi/hukuki baskılar ve kayyumlarla başlayan, sosyalistlere uydurma sebeplerle ev baskınları ve keyfi tutuklamalarla devam eden yeni bir sürece çoktan girmiş bulunuyoruz. AKP bu yeni dönemde sokak başta olmak üzere toplumsal muhalefeti öbek öbek sindirmeye, bu muhalefetin önde gelen isimlerini tutuklayarak zayıflatmaya, ileride gerçekleşecek bir seçimsizlik iklimine karşı muhalefet olabilecek tüm toplumsal kesimleri bugünden susturmaya kararlı görünüyor. Bu yeni dönemde hedeflenen ise Erdoğan iktidarının kalıcılaşması, iktidarın ve iktidara parazit gibi yapışmış tarikatların politik taleplerinin etrafında faşizmin toplumun tüm kesimlerine yayılarak halkın geleceksizliğe mahkûm edilmesidir.
Bu durumda, faşist bir rejim inşasını hedefleyen bir dönemde olduğumuzun tespitini yapmak bir başlangıç olabilir. Ancak bu dönemin tahlilini doğru yapmak, bugünkü faşist dönemin geçmişten ve klasik faşizmin tarihsel örneklerinden farklılaştığı noktaları tespit etmek, çok daha hayati bir yerde duruyor. Yeni faşist döneme karşı toplumsal muhalefeti, devrimci siyaseti ayakta tutmak ve bu süreçte yaşanabilecek savrulmalara, sıkışmalara ve baskıya karşı devrimci siyaseti yeniden ayağa kaldırmanın yöntemini bulmak gibi bir sorumlulukla hareket etmek gerekiyor.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


