İran ve ABD arasında barış görüşmelerinin çerçevesini çizecek mutabakat metni, taraflar tarafından imzalandı. İmzalanan metinden anlaşılan, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması şartı dışında, İran’ın ABD karşısında hedeflerine ulaşan taraf olduğudur. Kaldı ki İran, savaş öncesinde zaten nükleer silah geliştirmemeyi kabul etmişti. Anlaşma metni, savaş meydanında ABD ve İsrail açısından, savaş öncesi elde edileceği ilan edilen kesin bir zaferin aksine, bir hezimetin yaşandığını gösteriyor. Zira Trump liderliğindeki ABD yönetimi; İran’ın ihracatına yönelik engellemeyi rahatlatacak, Lübnan’da İsrail’in askeri saldırılarının sonlanmasını taahhüt eden bir ön mutabakat metnine imza attı.
ABD’nin Savaş Hedefleri Nelerdi?
ABD, Gazze’de yürüttüğü soykırım sebebiyle uluslararası meşruiyeti zayıflayan, İran’la doğrudan giriştiği çatışmada “geçilemez demir kubbe” anlatısı son bulan ve Lübnan’da Hizbullah’a karşı kazandığı taktik zaferlere rağmen kayıplar vermeye devam eden İsrail’in yardımına yetişmek için İran’a doğrudan bir saldırıya girişti. Bu saldırı başlarken Trump yönetimi, bir hafta içerisinde zafer kazanacağını iddia etmişti. İran’ın ABD saldırılarına karşı kendisini savunmayı başarması, ABD emperyalizminin kibirli iddialarının ortadan kalkmasına sebep oldu.
Savaş başlarken ABD, Hamaney dahil olmak üzere İran’da üst düzey yöneticilerin öldürülmesi, ticari ambargo ve İran’da askeri harcamaların artmasının bir isyanı tetikleyeceğini, bu yolla İran’da rejimin yıkılacağını hesapladı. Ancak İran’da iktidarı almaya hazır bir siyasi odağın olmaması, İran toplumunun ise rejime karşı ABD himayesini kabul etmekten uzak olması ve Kürt güçlerinin İran’da devlete karşı ABD’nin yanında savaşa dahil olmayı reddetmesi sebebiyle ABD’nin hesabı çarşıya uymadı.
Dolayısıyla, ABD emperyalizmi ilan ettiği savaş hedeflerinin hiçbirisine ulaşamadı.
İsrail Barış İstiyor mu?
Barış görüşmelerinin çerçevesini çizen mutabakat metni, taraflar arasında uzun bir müzakere sürecini ve verilen taahhütlerin yerine getirileceğini gösteren somut adımları gerektiriyor. Ancak ateşkes sağlanması gereken Lübnan’da İsrail saldırıları, barış müzakerelerini daha başlamadan sabote ediyor.
Bugün Ortadoğu’da İran’ın inisiyatifi eline aldığı bir çatışma girdabının içinden geçiyoruz. Hürmüz boğazının İran tarafından kah açılması kah kapanması ve bu boğazın dünya ölçeğinde ticaret açısından olağanüstü önemi, savaşın maliyetlerini sadece savaşan taraflardan çok daha öteye taşıyor. İsrail’in Filistin’de yaptığı soykırım gibi, ateş düştüğü yeri yakmıyor; İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği her saldırı dünyaya bir fatura çıkarıyor. Daha önceleri Filistinlilerin üzerine bombalar yağarken pek de oralı olmayan ve İsrail’in birkaç günlük bebekleri öldürürken aslında kendini savunduğunu iddia edenler, fatura kabardıkça dostlarının arkasında eskisi gibi duramıyor. İsrail’in bozmak için elinden geleni yaptığı anlaşma, dünyanın geri kalanının dört gözle beklediği bir müjde hâline gelmiş durumda.
Mutabakat metninin en dikkat çekici maddesi olan ve Lübnan’ın da artık İran ve ABD arasındaki barış görüşmelerinin bir konusu hâline gelmesini sağlayan bölüm, İsrail’in komşularına uyguladığı serbest atış politikasının resmen sona ermesini gerektiriyor. Ancak Lübnan’dan çekilmesi, kendi işgalci varlığını sürdürmek için sürekli genişleyen savaşlara ihtiyaç duyan İsrail için bir varlık sorunu. İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinden biri olan Lübnan’da Hizbullah varlığının sona erdirilmesinin başarılamadığını kanıtlayacaktır. Bu aynı zamanda İran’ın bu savaştan prestijini büyüterek çıkması ve Lübnan üzerinden bölgesel etkisini devam ettireceği kanalların korunması anlamına geliyor.
Kısacası İsrail devleti, İran’ın bu savaştan bir zaferle çıkmasını kendi bölgesel emellerine ve işgalci varlığına doğrudan bir tehdit olarak gördüğü için savaşın sona ermesini istemiyor. İsrail için savaşın tek bir sonucu olmalı: İran’ın bir bölgesel güç olarak varlığının sona ermesi.
Şimdi Ne Olması beklenmeli?
Türkiye’nin içinde bulunduğu güç bölgesinde yaşanan bu gerilimin nasıl son bulacağı netlik kazanmış değil. İran, barış görüşmeleri için mutabık kalınan her maddenin eksiksiz uygulanmasını şart koşuyor ve inisiyatifin kendi elinde olduğunu biliyor. Bu ABD’nin daha güçsüz, İsrail’in daha yalnız ve ABD tarafından daha riskli işlere zorlanan bir Türkiye’nin olduğu bir Ortadoğu’nun ortaya çıkmasına neden olabilir. Trump’ın Suriye rejimini Hizbullah’a savaş açmaya zorlamasının da gösterdiği gibi, ABD iktisadi olarak kendisine bağımlı müttefiklerini askeri anlamda kullanmaya çalışıyor.
Bölgesel savaşın sona ermesi, İsrail’de Netanyahu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla iktidardan düşerek yargılanmasının yolunu açacaktır. ABD’de ise “Amerika’yı yeniden büyük yapma” (Make America Great Again – MAGA) vaadiyle iktidara gelen ve Ortadoğu’da ABD’yi savaşa soktuğu için oldukça eleştirilen Trump’ın, bunun üzerine bir de İran’a savaş kaybetmesi anlamına gelecektir.
Yenilgi görüntüsü vermek istemeyen ABD emperyalizminin, yeni bir savaş hazırlığını yaparken, barış müzakerelerini yokuşa sürmesi beklenmelidir. İsrail icin ise müzakerelerin sabote edilmesi, bir varlık sorunu. Odaklanmamız gereken nokta ise, bir barış anlaşmasının imzalanıp imzalanmayacağından ziyade, emperyalizmin dört başı mamur bir planı olmayışıdır.
Emperyalizmin plansız saldırılarında ve barbarlıktan ötesini göstermeyen söylemlerinde bir akıl aramamak, ona karşı mücadeleye odaklanmak esastır. Çünkü emperyalizm ne kadiri mutlaktır ne de yenilmezdir.
NATO, Emperyalizm ve Türkiye
Bunun yanında, ABD’nin Ortadoğu’dan askeri varlığını azaltmasına paralel olarak NATO’nun Türkiye’deki askeri varlığını artırmasının da gösterdiği gibi Türkiye’nin alt emperyalist bir güç olma hevesleri, onu ABD emperyalizmine olan finansal, iktisadi ve politik bağımlılığının bir sonucu olarak bir vekil güç konumuna da düşürebilir. Erdoğan’ın iktidarı da Netanyahu’nun iktidarı gibi hem şedit hem kırılgan. Erdoğan, meşruiyetini ABD ve NATO’dan alıyor ve bu satın aldığı meşruiyetin bedelini Türkiye’nin, ABD öncülüğündeki egemen emperyalist blok karşısında yükselen güçlere hedef olma ihtimalini artırarak ödemeyi göze alarak ödüyor.
Bu aynı zamanda Batı dünyasıyla entegre olmuş Türkiye sermaye sınıfının da çıkarını savunmanın bir yoludur. İktidar, bu sınıfının çıkarlarını kollamaya çalışırken, bu kollamanın maliyetini de işçi sınıfı üzerine yıkmakta oldukça mahir hâle geldi. Bu maharetiyle İran savaşının maliyetini temmuz ayında da zam yapmadığı asgari ücret politikası üzerinden işçilerin üzerine yıkıyor.
Bölgesinde güç dengeleri değişen Türkiye, büyük bağımlılığı nedeniyle bu değişimlere ayak uydurabilecek manevra kabiliyetini bulmakta zorlanıyor, devletin elindeki yegane güç, sömürüyü ne kadar artırırsa artırsın ve yağmayı ne kadar çoğaltırsa çoğaltsın elinde tuttuğu iktidar gücüdür. Bu nedenledir ki o iktidar gücünü hedeflemeyen bir toplumsal direniş, mevziler kazansa da bir sonraki tura iktidarın yıpratıcı hamleleriyle daha da zayıflamış bir şekilde çıkacaktır. Bu zayıflık nedeniyle Erdoğan, bugün emperyalist güçlerle yaptığı pazarlıkta masaya iki koz koyuyor:
- Birincisi; ucuz emek gücü ve ucuza öldürülebilecek ve şiddetle terbiye edebileceği Türkiye işçi sınıfı,
- İkincisi; ülkenin istenildiği gibi yağmalanabilecek, sonrasında ne olacağına dair herhangi bir kaygı duyulmadan sömürülebilecek doğal varlıkları.
NATO’ya karşı yükseltilmeye çalışılan mücadele işte masaya konmak istenen bu iki kozun da ortadan kaldırılmasının, yani özgür ve bolluk içinde bir yaşamın olmazsa olmazıdır.
İran halklarının büyük bedeller pahasına emperyalizme teslim olmayan duruşu ve ortaya çıkan mutabakat gösteriyor ki ABD de emperyalist saldırganlık da yenilmez değildir. Dünyanın farklı coğrafyalarında ezilen halklar ve emekçiler örgütlü mücadeleyi büyüttükçe ve direniş iradesini güçlendirdikçe, emperyalist barbarlık daha büyük yenilgileri de görecektir.
Emperyalizm yenilmez değildir. Emekçi ve ezilen halkların ortak mücadelesini büyütecek, emperyalist barbarlığa yeni yenilgiler tattıracağız.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


