CHP’nin sağcı adaylar göstererek toplumun sağ kesimlerinin oyunu devşirme stratejisinin “büyük öncüsü” 2010’lu yıllara yaklaşırken Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.
Kılıçdaroğlu CHP’si, önceki dönemlerin CHP’sinin temel programatik karakteri ya da kırmızı siyasi çizgileri olarak gösterilen sert laiklik vurgusu, türbana mesafe, dinci gericiliğe (AKP’ye) karşı kültürel ve ideolojik mücadele gibi ölçütleri esnetilebilir ve terk edilebilir nüanslar olarak görerek; yumuşak laiklik, pragmatik seçim stratejisi ve muhafazakâr açılımlar dönemini başlattı. AKP’nin baskın biçimde belirlemeye çalıştığı siyaset alanına uyum sağlamaya çalışan CHP, böylece iktidarın kutuplaştırma siyasetiyle baş edebileceğini ve ayrıca CHP’nin kent merkezlerine sıkışmış, orta ve üst sınıfla anılan oy potansiyelini milliyetçi, İslamcı seçmenle ve Anadolu şehirlerinin ücralarında yaşayan ve daha önce temas edemediği insanlarla birleştirerek iktidar olabileceğini hesaplıyordu.
Kimi kulaklara zamanında hoş gelen; AKP’li Abdüllatif Şener, MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu ve çeşitli sağ kökenlerden öne çıkarılan adaylarla başlatılan, kara çarşaflılara takılan rozetlerle samimiyet gösterisi yapılan; Mansur Yavaşlar, Burcu Köksallar, Muhittin Böcekler, işçi düşmanı Cemil Tugaylar gibi farklı yerel aktörlere, oradan Altılı Masalarla birlikte İslamcı, faşist gericilere kadar uzanan bu stratejinin sonunda CHP’nin elinde kalan ise partinin dokularına çok daha fazla yerleşen rantiyeci siyaset kültürü, zeminini kaybetmeyen Kürt düşmanlığı ve tel tel dökülen, itirafçı olan, Erdoğan’ın eline kapanan sağcıların altını kalınca çizdiği bir utanç tarihi oldu.
Özetle, şimdi CHP’nin, ilkesiz biçimde ve yalnızca seçim kazanmak uğruna; milliyetçi, faşist düşüncelerini, burjuva sınıfsal konumlarını ve emek düşmanlıklarını bilerek görev verdiği sağcı figürlerin AKP’ye kaçışlarına, itirafçılıklarına ve şuursuzca savurdukları iftiralara her geçen gün daha fazla tanıklık ediyoruz.
Öte yandan, içinden geçtiğimiz dönemde CHP, tarihinde gördüğü en yoğun baskı, hukuksuzluk ve siyasi saldırı süreçlerinden birini yaşıyor. Hapishanelerde AKP’li olmadıkları için tutuklu bulunan yüzlerce siyasetçi, belediye çalışanı ve CHP üyesi var. Son yerel seçimlerden bu yana CHP’nin kazandığı çok sayıda belediyeye yönelik operasyonlar düzenlendi, halkın desteğiyle seçilmiş belediyeler iktidar tarafından gasp edildi.
Bütün bu tablo içinde AKP-MHP iktidarı ise azalan toplumsal meşruiyetini yalnızca ekonomik hamlelerle toparlayamayacağını bildiği için bir yandan rakiplerini yargı ve kolluk aparatlarıyla saf dışı bırakırken, diğer yandan teslim aldığı siyasetçiler üzerinden psikolojik üstünlük kurmaya çalışıyor. Parti değiştiren ya da itirafçı hâle gelen figürler üzerinden CHP’yi ve muhalefeti yolsuzluk, koltuk avcılığı ve burjuva ahlaksızlığıyla özdeşleştirerek siyasal alanı kendi lehine yeniden şekillendirmeyi hedefliyor.
AKP’nin baskı rejimi ve rakibini teslim alarak parça koparma hamlesi, aynı zamanda CHP içindeki çatlakları da daha görünür kılıyor. Özellikle kişisel ikbal için CHP’de siyaset yapan ve belirli makam ve mevkilere yükselen kimi isimler, tutuklanma korkusu ya da rant ilişkileriyle elde ettikleri zenginliği kaybetmemek için CHP gemisinden ayrılıyor. Afrin’e atılan bombaların üzerine ismini yazdırmasıyla gündem olan ve Aydın’da işçi düşmanı olmasıyla nam salmış Özlem Çerçioğlu gibi isimler, AKP’nin sunduğu yasal korumayı ve maddi serveti mutlulukla kabul ediyorlar.
Gelgelelim, sosyalist bir bilinçle şunu açıkça söyleyebiliyoruz: Özellikle milliyetçiliğin ve sağcılığın sembollerini, dilini, siyaset yöntemini kullanmaya hevesli bu eski CHP’lilerin, CHP’nin zor zamanlarında ilk saf değiştirenlerden olmaları sadece şahsi karakterleriyle değil ideolojik temelleriyle de ilgilidir. Birçok örnekten de anlaşılacağı gibi, CHP’nin kendini genişletmeye çalıştığı sağcılık; doğası gereği iktidar konumuna yakındır, kapitalist sistemi ayakta tutan çeşitli ideolojilerle belirlenir ve en ufak bir baskı tehdidine dahi göğüs germek tabiatında yoktur.
CHP’nin ideolojik tutarlılıktan ve bütünlükten yoksun hâli, bu partinin aynı zamanda işçi sınıfına bakışını da şekillendirmiştir. Hak ettikleri ücretleri alamayan Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’daki direnişine birçok CHP’li siyasetçi destek verirken, Çankaya Belediyesi kolaylıkla çözülebilecek pek çok sorunu inatla görmezden gelmiş, CHP Genel Başkanı’nın talebine rağmen direnişteki işçilerin koşullarını zorlaştırmıştır. Oysa genel başkanın güçlü konumuyla şekillenen Türkiye siyasetinde bu tür tavırlar pek sık görülmez. Böylesi bir yaklaşım ancak derin bir işçi düşmanlığının partinin tüm dokularına yerleşmiş olmasıyla açıklanabilir.
Öte yandan CHP, tüm sağcı açılımlarına rağmen, AKP’nin patronlara sunduğu hak gaspı olanaklarını ve yoksullaştırma politikalarını sürdürebileceğine dair sermaye sınıfına yeterli güveni veremediği için patronların desteğini de beklediği ölçüde alamıyor. Sermaye sınıfı, bugün bu denli yoksulluğa rağmen baskı yoluyla sömürü düzenini koruyan AKP yerine, böyle bir CHP’yi desteklemeye pek hevesli değil. Ancak sağa doğru genişleme gibi “dahiyane” planların sonucunda partinin sola mesafesi arttıkça, yoksul emekçi kesimlerden destek bulabilmesi de zorlaşıyor. Aynı zamanda, ideolojik ve politik olarak CHP’ye bağlılıktan ziyade kişisel çıkarlarının peşinden koşan sağcı siyasetçiler, baskı koşulları altında kolaylıkla saf değiştirebiliyor.
Böylece AKP ve Recep Tayyip Erdoğan iktidarı, gelecek seçimlerin üzerine de ipotek koymuş oluyor. Özetle, CHP sağa yaslandıkça düşüyor. AKP ise bu düşüşü hızlandırarak yeniden iktidar olabilmesinin yolunu açmaya çalışıyor.
CHP’nin hikâyesi, düzen partilerinin ve burjuva siyaset yöntemlerinin halkın çıkarlarıyla değil; iktidar, rant, koltuk ve kayırmacılıkla siyaset yaptığını anlatıyor.
CHP’nin hikâyesi, işçilere ve emekçilere, sola değil sağa yaslanan bir siyasal öznenin en büyük zayıflığını bizzat beslediğini ve sonunda kendisini parçaladığını gösteriyor.
CHP’nin hikâyesi, Türkiye’de emekçilerin, işçilerin, kadınların ve gençlerin; popüler olanla, göze sokulanla, düşmanlık üretenle, sağcılıkla ve milliyetçilikle değil, ancak emekten yana, düzenle uzlaşmayan, devrimci bir siyasetle iktidar olabileceğini anlatıyor.
CHP’nin hikâyesi, Türkiye’de sermaye sınıfının AKP’de cisimleşmiş iktidarından kurtulmanın yolunun, zor koşullarda politik mücadele yürütme gücüne ve iradesine sahip devrimcilerin mücadelesinden geçtiğini, toplumsal üretimin bölüşümünde yaşanacak en ufak bir iyileşme için dahi güçlü devrimci örgütlerin gerekli olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de devrimci-sosyalist hareketin tarihi, onun çok daha büyük baskılara rağmen direnme gücünü ayakta tutabildiğini göstermiştir. Kapitalizmle hakiki bir sorunu olmayan hiçbir ideolojik konum, düzen dışı bir siyasal pozisyona yerleşemez. Bu durum da egemenlere karşı siyasal mücadele azminin eksikliğini beraberinde getirir. Devrimcilerin politik mücadelesi, akıntıya karşı yüzmektir. Kapitalist üretim tarzının egemenliğinde bu mücadele, her an baskıları göğüslemeyi gerektirir. Bugünün siyasal alanında kazanım sağlayabilecek tek eylem tarzı da baskılara rağmen eğilip bükülmeden sürdürülen mücadeledir.
CHP’nin parti yapısı ise bu mücadeleyi karşılayamayacak birçok zayıflık barındırıyor ve önümüzdeki günler, CHP içinde yaşanacak birçok ihanete gebedir.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


