Türkiye’de ve dünyada bu sene 8 Mart’a faşist hareketlerin güçlendiği, emperyalist müdahalelerin ve kaynak paylaşımı savaşlarının arttığı, halklara yoksulluğun dayatıldığı bir ortamda gittik. Kadınlar da bu karanlıktan nasiplerini fazlasıyla alıyor; eşitlik ve özgürlük talepleri baskılarla susturulmaya, kadınlar ailelerin içerisine hapsedilip görünmezleştirilmeye çalışılıyor, dünyanın dört bir yanında patlak veren çatışmalarda kadınlar savaş ganimeti olarak görülüyor, halklardan çalınarak savaşlara akıtılan refahın bedeli sefalet, güvencesizlik ve şiddete dönüşerek kadınların sırtına yükleniyor.
Faşist iktidarlar kutsal ilan ettikleri aile kurumunu güçlendirmeye, kadınların seslerini devlet şiddetiyle boğarak onları eve hapsetmeye çalışıyor. Bu şekilde kadınlara anneliği tek seçenek olarak bırakarak, halklara dayatılan yoksulluktan dolayı düşmekte olan doğum oranlarını yükseltmeyi hedefliyorlar. Buradaki amaç ise hem sermaye için ucuz emek ordusunun devamlılığını sağlamak hem de gerektiğinde savaşa gönderilecek askerler yetiştirebilmektir. Bu amaçla kadınların kürtaj hakkı gasp ediliyor, boşanmak tabu hâline getirilerek kadınlar aile içinde şiddete ve sömürüye mahkûm ediliyor, faşizm kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinden kendini yeniden tahkim ediyor.
Faşist politikaların yükselmesi hem ulusal hem de uluslararası hukukun askıya alınmasına, kural tanımaz bir saldırganlığın tüm dünya halklarına ve en çok da ezilenlere musallat olmasına sebep oluyor. Siyonist İsrail devletinin Gazze’de tüm dünyanın gözleri önünde yıllardır sürdürdüğü ve halkların dayanışma çabalarına rağmen engel olunamayan soykırım, haklının değil güçlünün hukukunun geçerli olduğu pervasız bir gösteriye dönüştü. Bu pervasız güç gösterisi, emperyalist güçlerin haydutça saldırıları için halklarda rıza üretmeye dahi tenezzül etmediği bir sürecin içerisinde olduğumuzu ilan ediyor.
Gazze soykırımını takiben Esad rejiminin düşmesiyle İsrail’in Suriye’nin güneyini işgal etmesi, ABD’nin Grönland adasını Danimarka’dan zorla satın almaya çalışması, Venezuela Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırması ve “yargılama” bahanesiyle alıkoyması, ABD ve İsrail’in İran’a savaş açması gibi halklar nezdinde ikna edici şekilde gerekçelendirilemeyen pek çok emperyalist saldırıya tanık olmaya başladık. İran’a başlatılan saldırıların ilk gününde yüzlerce kız çocuğunun eğitim aldığı bir okulun bombalanması örneğinde de olduğu gibi bu emperyalist saldırganlık kadınlara doğrudan zarar veriyor. Bir taraftan İran’da molla rejimine karşı ölümü göze alarak eşitlik ve özgürlük talep eden kadınların isyanı emperyalistlerce savaşa bahane edilmeye çalışılırken diğer tarafta kadınlar Gazze’de İsrail askerlerinin cinsel saldırılarına ve aşağılamalarına maruz kalıyor, Suriye’de cihatçılar tarafından kaçırılarak savaş ganimeti muamelesi görüyor, emperyalist savaşlar ve sömürüyle yağmalanmış ülkelerinden kaçan göçmen ve mülteci kadınlar ise sığındıkları ülkelerde ayrımcılık, katmerli bir sömürü ve şiddetle karşılaşıyor.
Emperyalist savaşların bedeli halklara kemer sıkma politikaları, daha fazla yoksulluk ve sefalet olarak geri dönüyor. Ev içi ücretsiz emek yükünü sırtlanan, düşük ücretle ve güvencesiz çalışmak zorunda bırakılan kadınlar için ise sosyal desteklerin budanması, yoksulluğun derinleşmesi ve ev içi emek yükünün artması anlamına geliyor.
Yoksulluğa, sefalete, sömürüye, güvencesizliğe mahkûm edilen kadınlar şiddet karşısında da devlet tarafından korunmuyor, savunmasız ve çaresiz bırakılıyor. Kadınları koruması gereken kanunlar kağıt üzerinde kalıyor, kurumlar kadınları koruyacak şekilde çalışmıyor, şiddet failleri serbest bırakılıyor ve kadınlar kendilerini şiddete mahkûm eden bu sistemle yalnız başlarına mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu sebeple her yıl öldürülen kadın sayısı artıyor, kadın cinayetleri vahşileşiyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre Türkiye’de bu yıl ocak ve şubat aylarında en az 45 kadın öldürüldü, 43 kadının ölümü ise şüpheli kadın ölümü olarak raporlandı. Geçtiğimiz hafta aynı isme sahip iki kadının, iki Fatma Nur Çelik’in, aynı gün ölüm haberini aldık. İlki öğretmen olarak çalıştığı okulda öğrencisi tarafından öldürüldü, ikincisi ise zorla evlendirildiği eşi tarafından istismar edilen kızının sesini duyurmaya çalıştığı için hayatının tehlikede olduğunu söylüyordu ve öldürülmüş olması çok muhtemel.
Kadına yönelik şiddetin bu kadar yakıcılaştığı bir dönemde, yakın zamanda Adalet Bakanı olarak atanan, öncesinde ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak AKP karşıtı mücadelenin taşıyıcılarına kan kusturan Akın Gürlek ise kadınları şiddetten korumak için çıkarılmış 6284 sayılı kanunda “düzeltmeler” yapmak istediklerini, kadınların şiddetten korunabilmek için ellerinde kalan en ufak kazanıma dahi faşist AKP-MHP iktidarının göz diktiğini ilan etmekten çekinmiyor.
2026 yılında 8 Mart’ta kadınların faşizme, emperyalist saldırganlığa, kapitalizme ve patriyarkaya karşı verdiği hayatta kalma, eşit ve özgür bir yaşam mücadelesini büyütmeye çalıştık. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin sembolleştiği günlerden biri olan 8 Mart’ta kadınlar, bu mücadelenin bayrağını yükseltmek için her ülkede, her şehirde alanları, sokakları, meydanları doldurdu.
Yaşasın 8 Mart, Yaşasın Kadın Mücadelesi!
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


