Geçtiğimiz yıl 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu gözaltına alındı, birkaç gün sonra ise tutuklandı. Türkiye’de İmamoğlu ve CHP’yi de aşacak biçimde, genel siyasal alanı iktidar lehine yeniden düzenleme amacı da taşıyan bu saldırı, AKP-Erdoğan iktidarının toplumsal desteğini kaybettikçe faşist yöntemleri kullanmaktan çekinmeyeceğini ve hukuksuz saldırılarının dozunu yükseltmekte tereddüt etmeyeceğini gösterdi.
İmamoğlu’na, CHP’ye, belediye başkanlarına ve tüm toplumsal muhalefete yönelen saldırıların büyük resimde gösterdiği bir gerçek var: Kuralsızlığın yeni bir normal olarak kabul ettirilmeye çalışıldığı günümüzde, burjuva demokrasisinin en temel unsuru olarak gösterilen seçimler de AKP ve Erdoğan örneğinde gördüğümüz gibi, yalnızca iktidarın kazanabileceği koşullarda düzenlenen ve içeriksiz bir sürece indirgeniyor. İktidar, dünya kapitalist düzeninin kendisine tanıdığı imkânlardan da yararlanarak, yıllardır devrimcilere ve Kürt siyasilere doğrulttuğu silahı son birkaç yıldır, doğrudan ve acımasız biçimde düzen siyasetinin ana aktörlerine de doğrultuyor.
İmamoğlu’nun tutuklanması, iktidar medyası her ne kadar “Ekrem İmamoğlu suç örgütünden” bahsediyorsa da, kendisinin cumhurbaşkanlığı adaylığının kesinleşmesinin bir sonucuydu. Toplumda eskisi kadar destek toplamakta zorlanan Erdoğan’ın sarayında oturmasının karşısında güçlü bir düzen içi aktör olarak duran Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı, 19 Mart sürecinde hukuk dışı biçimde, ancak yargı yoluyla engellendi. İmamoğlu’nun üniversite diploması iptal edilerek adaylığının yolu kapatılırken, tutuklanmasıyla fiili siyasi çalışmaları da kısıtlanmış oldu ve bu tutukluluk tüm toplumsal muhalefete karşı bir “ayağını denk alma” şantajına dönüştü.
İmamoğlu’na yönelik operasyon yalnızca İBB ile sınırlı kalmadı, farklı CHP belediyelerine de yöneldi. Kayyum politikası, uzun yıllardır, yalnızca Kürt siyasetinin elindeki belediyelerde seçimlerin fiilen geçersiz kılınması için uygulanırken, geldiğimiz aşamada artık düzenin kurucu unsuru olan ana muhalefet partisi CHP için dahi geçerli hâle geldi. AKP ve Erdoğan iktidarının belediyelere dönük operasyonu ise çok yönlüydü:
- Büyükşehirlerin çoğunu AKP’den kazanan CHP’nin, belediyelerin sağladığı olanakları da kullanarak bir genel seçim zaferi elde etmesini engellemek,
- Seçimlerde büyük darbe alan ve yıllardır iktidarını sürdürmesinde başat etkenlerden olan rant mekanizmasını kısmen de olsa geri almak,
- Seçme ve seçilme hakkını sadece Erdoğan’ı onaylayan bir mekanizmaya dönüştürüp faşizmi kurumsallaştırma çabasında bir eşik atlamak gibi hedefler bunların arasındadır.
Yıllardır eski düzenin cenazesi üzerinde tepinen ve kendine has bir faşist rejimi kurumsallaştırmaya çalışan AKP-Erdoğan iktidarı, CHP belediyelerine yönelik operasyonlarla düzen karşıtı siyasal öznelere ve devrimcilere yönelik saldırıları eş zamanlı yürütüyor. İmamoğlu ve diğer belediye başkanlarının uydurma gerekçelerle tutuklanmasının ardından, devrimci örgütlere dönük saldırılar da hız kesmeden sürüyor. Henüz iki ay önce, ESP’li devrimci arkadaşlarımıza yönelik bir siyasi kırım operasyonuyla onlarca devrimci tutsak edildi. Saraçhane sürecinde, 1 Mayıs’ta ve öğrenci eylemlerinde gözaltına alınan gençler artık tutuklanma riskiyle yaşamak zorunda. İktidar, toplumsal muhalefeti bütünüyle ablukaya almaya çalışıyor!
19 Mart sürecinde ve sonrasında da toplumsal muhalefete yönelik saldırının aparatı yargı oldu. Yakın zamanda Adalet Bakanı olarak atanan Akın Gürlek, bu operasyonların yürütücüsüydü. Hem de yıllardır! Akın Gürlek’in Özgür Özel tarafından açıklanan mal varlığı, bu çabasının boşuna gitmediğini, tetikçi savcının çatlayıncaya kadar yediğini de gösteriyor! Yargıda ise mevcut durumda bir çeteleşme söz konusu. İktidar ortaklarıyla bağlantılı şekilde yargının çeşitli köşelerini kapatmış olan çıkar grupları, ücreti mukabilinde istenen siyasi operasyonun silahı olabiliyorlar. AKP, yargı operasyonlarında İstanbul’daki mahkemelere güvenirken, Ankara mahkemeleri kendi ajandasıyla hareket edebiliyor. Bu durum her ne kadar AKP-MHP arasındaki çatlak olarak okunsa da ortakların çetelerinden birinin diğerinden daha iyi olmadığını, ortadakinin en fazla çıkar çatışması olduğunu biliyoruz.
Kayyumlar, 19 Mart, tutsak edilen gençler ve devrimciler… Bu abluka karşısında faşist iktidar ortaklarından birini diğerine karşı tercih etmiyoruz. Çıkar ağlarını ve en temel anayasal haklarımızı dahi elimizden alan kapitalist barbarlığı yıkmak için iktidarın üzerine yürümek, bugün yapılması gerekendir. Saraçhane’de toplanan milyonlar, CHP’li bir belediye başkanını alkışlamak için değil, geleceğini kendi eline almak için bir araya gelmişti. Bu iradeyi büyütmek ve mutlaka örgütlülükle buluşturmak, boynumuzun borcu!
Düzen muhalefetinin ılımlı yöntemleri toplumsal tepkiyi yatıştırıyor ve iktidarı sarsmaktan da oldukça uzak. Bu durumda, düzen muhalefetinin de sınırlarını aşan bir mücadeleyi toplumsal muhalefetin tümünü birleştirerek kurmak, devrimcilere bir görev olarak kalıyor.
Devrimci mücadeleyi büyütmek, bugün haydutluğa ve barbarlığa teslim olmamak için tek gerçek çözümümüzdür. En temel haklarımızı korumak için dahi devrimcilere ihtiyaç duyulan bu dönemde yalnız değil, örgütlü olacağız. AKP iktidarını ve onu yaşatan kapitalist barbarlığı kökünden söküp atacağız!
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


