NATO, dünyada işçi sınıfı mücadelesinin bastırılması ve onun en ileri kazanımı olan Sovyetler Birliği’nin sınırlanması için 4 Nisan 1949’da ABD öncülüğünde kuruldu. Kendi belirttiği kuruluş amacı, Sovyetler Birliği’nin “yayılmacılığına” karşı Avrupa’nın ve ABD’nin güvenliğini sağlamaktı. Bu sözde hedefin ardında yatan gerçek amaç ise Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi ve hem ülkeler içinde komünizm karşıtı örgütlenmelerin güçlendirilmesi hem de Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılacak, Afgan mücahitler gibi güçlerin büyütülmesiydi.
Kuruluşu anti-komünist ve emek düşmanı temeller üzerine oturan NATO, üye ve dost ülkelerde komünist hareketlere ve işçi önderlerine karşı kanlı katliamlara girişen bir iç savaş aygıtı olarak dünyanın farklı ülkelerinde Gladio örgütlenmelerini kurdu. Bu örgütler, kontrgerilla faaliyeti yürüterek Türkiye’de de çok yakından bildiğimiz faili meçhullerden açık katliamlara kadar, halka karşı işlenen suçların esas örgütleyicisi oldu. Televizyonlarda yayınlanan “derin dizilerin” anlattığının aksine Gladio, emperyalistler tarafından ulusal çıkarlarımıza karşı kurulmamış, bizzat yerli kapitalistler ve onların temsilcisi olan politikacılar tarafından, emekçilerin ve ezilenlerin yükselen mücadelesini bastırmak için beslenmiş ve büyütülmüştür. Bu faaliyetin en önemli parçalarından biri, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’dir. Bu dernek, Fethullah Gülen’den Turgut Özal’a nicelerinin elinde büyümüş ve onları büyütmüştür. Bu örgütlenme, 12 Eylül’e giderken de ülkenin sokaklarında devrimciler katledilirken de ana aktördür.
Daha önceki bir Bakış’ta, “NATO gerçekten bir güvenlik örgütü mü?” diye sormuştuk. NATO, dünyaya savaş ihraç eden bir terör örgütüdür. Yugoslavya’da, Irak’ta halkın üzerine bombalar yağarken, Afganistan’da bir dönem Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelede özgürlük savaşçısı diye yüceltilen cihatçılarla savaşma bahanesiyle koca bir ülke bataklığa sürüklenirken, Libya’da “sivilleri koruyacağız” bahanesiyle yapılan bombardımanlarla ülke iç savaşa sürüklenirken milyonlarca insan hayatını kaybetti, göçe zorlandı, sefalete sürüklendi. Hâlbuki Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından sözde NATO’ya gerek kalmayacaktı. Çünkü kendi açıkladığı misyon, Sovyetler Birliği’ne karşı Batı’yı savunmaktı. Ancak Sovyetler’in ardından NATO, ABD’nin artık tümüyle kapitalizmin egemen olduğu dünyada esas patronun kim olduğunu göstermek için kullandığı bir aparata dönüştü. Yani, kapitalizmin zehirli ideologları tarafından iddia edildiğinin aksine, Sovyetler Birliği’nin ardından barış gelmedi; aksine, kapitalist-emperyalist sistemin iç hegemonya savaşı, giderek şiddetlenen savaşlarla dünyayı sardı.
Peki Trump’ın NATO’ya şüpheci yaklaşımını, AB ülkelerinin ABD’nin Ortadoğu’daki savaşlarına dahil olmakta isteksizliğini nasıl yorumlamalıyız?
Sovyetler Birliği sonrası dünyada ABD, Batılı müttefiklerine de güç göstererek dünyada tek egemenin kendisi olacağını ilan etmişti. Ancak kapitalizm ve onun en ileri aşaması olan emperyalizm, barış içinde bir yaşamın mimarı olamaz. Sosyalist blokun çözülmesinin ardından başlayan yeniden paylaşım savaşı ve rekabeti, sonlanmış değil. Enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde hâkimiyet savaşı devam ediyor. Ukrayna-Rusya savaşında AB’yi kendi yanında saf tutmaya başarılı bir şekilde zorlayan ABD, AB ülkelerinin Rusya ile enerji ticareti yapmasının önüne geçti. İran’a saldırısının ardında, Ortadoğu’daki enerji hatları ve kaynakları üzerinde sınırsız hâkimiyet kurma arayışı var. AB, bu savaşa dahil olursa ABD emperyalizminin hegemonyasını kabul etmiş olacaktır. Bu kabul ise Almanya ve Fransa gibi Avrupalı emperyalistlerin genişleme arayışlarına ket vuracaktır.
Trump’ın ABD Başkanı olarak yeniden seçilmesinin ardından Grönland, Venezuela ve İran örneklerinde gördüğümüz gibi yayılmacı amaçlarını pervasızca dile getirmesi, kapitalizmin tüm dünyayı barbarlığa sürüklediğini gösteriyor. Aralarında rekabet olsa da tüm dünyada savaş yatırımları büyüyor, toplumlar militarist bir anlayışla yeniden yoğuruluyor. Yani günümüzde emperyalizm, ABD’siyle, AB’siyle aşağılık bir çürümenin ve dünya savaşını çağıran bir barbarlığın taşıyıcısı ve örgütleyicisi. NATO, günümüzde tam olarak bu yayılmacı arayışın askeri aracı olarak işlev görüyor.
Yanı başımızda yükselen savaşta ABD, Türkiye’yi de savaşın büyüdüğü olası bir senaryoda savaşa dahil etmek istiyor. Bu yüzden Türkiye’ye yapılan NATO ile ilişkili yatırımların artırılması, ülkemizdeki NATO gücünün büyütülmesi gündemde. Türkiyeli kapitalistlerin ve AKP iktidarının çıkarı sağlandığı müddetçe Türkiyeli emekçileri bir savaşa sürüklemekten imtina etmeyeceği açıktır. NATO’ya karşı mücadele ile iktidar karşıtı mücadelenin birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu da biliyoruz. Bölge halklarına karşı bir yıkım savaşını örgütleyen NATO’yu ülkemizde istemiyoruz!
Bugün anti-emperyalist mücadelenin en önemli başlığı olarak NATO’ya karşı mücadeleyi büyüteceğiz. 2026 Temmuz’unda Türkiye’ye güle oynaya geleceğini zanneden NATO generallerine ve yetkililerine, emekçi halkların kendilerini istemediğini bir kez daha göstereceğiz.
Kızıl Parti, NATO’ya karşı yürütülen mücadelede ve yapılan eylemlerde anti-emperyalist kararlılıkla ve devrimci iradesiyle yerini alacak. Savaşa karşı emekçilerin barışını sosyalist mücadeleyi büyüterek öreceğiz.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


