Varlığını kapitalist sınıfın çıkarlarını korumaya adayan hiçbir politik hamle “yeni” değildir…
Türkiye düzen siyasetinde bir kez daha kritik ve siyasi tarih açısından önemli gelişmeler yaşanıyor. AKP-MHP iktidarının yaklaşık iki yıldır daha kararlı, planlı ve pervasız bir şekilde hayata geçirdiği, en etkili muhalif özneleri tasfiye etme operasyonunda atılan adımlar yeni bir sonuç ortaya çıkardı: Yeni Parti.
AKP-MHP iktidarının, devletin tüm organlarını da kullanarak CHP’yi dağıtma girişiminin bir adımı olarak dayatılan “mutlak butlan” kararı sonrasında, CHP’de kalma koşulları ortadan kaldırılan Özgür Özel ile çok sayıda CHP üyesi ve milletvekili, Yeni Parti’nin kuruluşunu duyurdu. CHP’ye yönelik bu müdahale, muhalefetin devlet tarafından dizayn edilmesinin “kör göze parmak” misali, herkesin gözü önünde gerçekleştirildiği bir hamle olarak Türkiye siyasi tarihindeki yerini aldı.
Sosyalist mücadelenin başarısı açısından, karşımızdaki politik tabloyu doğru çözümlemek ve bu tabloya devrimci bir siyasal yanıt üretmek, böylesi tarihsel kırılma dönemlerinde hayati önem taşımaktadır.
Türkiye devrimci hareketinin, tüm siyasal dengelerin yeniden kurulmaya çalışıldığı bu süreçte bağımsız ve devrimci bir politik tutum geliştirmesi, hem son birkaç yılda kimi sol/sosyalist örgütlerin yönelimlerinde fazlasıyla etkili olan düzen siyasetine karşı sınıf siyasetini güçlendirebilmek hem de iktidarın muhalefeti bir bütün olarak çökertme girişimlerine karşı doğru bir dayanışma ve birleşik mücadele anlayışını geliştirebilmek açısından büyük önem taşımaktadır.
Erdoğan İktidarının İki Temel Amacı
Türkiye’de siyaset alanını ve toplumsal ilişkileri derinden etkileyen ülkesel, bölgesel ve uluslararası iktidar hamlelerinin, birbirini tamamlayan iki temel amacı özetlenebilir.
Bunlardan ilki, AKP-MHP iktidarının ve bu bağlamda onunla özdeşleşen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, emperyalizmin bölgesel savaşlar döneminde etkili bir alt-emperyalist güce dönüştürülmesidir.
Bu amacın gerçekleşebilmesinin bedelinin daha fazla silahlanma, militarizmle beslenen halklar arasındaki düşmanlık, derinleşen yoksullaşma ve savaşlara kurban edilen emekçiler olacağı, yakın zamanda Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde açıkça ilan edilmiştir.
Bu zirvede AKP-MHP iktidarı, son on yılda birçok kez tanık olunan, kimi zaman Rusya’yla, kimi zaman ABD’yle yakınlaşarak sürdürdüğü sözde denge ve diplomasi oyununu bitirdiğini göstermiştir. NATO emperyalizmine yönelik bu yemin tazeleme hamlesinin temel nedeni, ABD emperyalizminin bölgesel savaşlar sürecinde kendinden taraf olmayanları bertaraf etmeyi hedefleyen planlarını da masaya koymuş olması ve Erdoğan iktidarının bu süreçte hem bölgesel hegemonya alanını genişletme hem de silah ticaretinden daha fazla pay alma yönünde beklenti içine girmesidir.
AKP ve Erdoğan, emperyalist sistemin yeni döneminde şiddetlenen savaşların ve keskinleşen rekabetin belirlediği koşullarda, ABD emperyalizminin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu hayata geçirmeye çalışacaktır.
NATO Zirvesi günlerinde Türkiyeli devrimcilere, muhalif öznelere, yurttaşlara ve mizaha yapılan zulüm, yasaklamalar, tutuklamalar ve işkenceler; Erdoğan ve AKP iktidarının elindeki zor aygıtını halk ve muhalefet üzerinde sınırsızca kullanma, başka bir ifadeyle isyan bastırma kapasitesini Trump’a ve diğer kapitalist devletlerin liderlerine göstererek kendisini kanıtlama çabasının somut örnekleridir.
Nitekim CHP’yi parçalama adımlarının nedenlerinden biri, bu özneyi AKP’nin bölgesel hegemonya planlarına, gerektiğinde zor araçlarını da kullanarak ve Erdoğan’ın siyasal üstünlüğünü kabul ettirerek bağımlı hâle getirme, daha sık kullanılan ifadesiyle “Yeni Osmanlı” projesine CHP’yi teslim alma arayışıdır. Partinin başına getirilen Kılıçdaroğlu’nun kısa süre içinde iktidarın bölgesel hegemonya hevesini sahiplenen ve Osmanlı’yı öven söylemlerde bulunması açık bir göstergedir.
CHP’den ayrılarak kurulan Yeni Parti de bu siyasal dizaynda kendisine bir yer aramaktadır ve bu açıdan Kılıçdaroğlu CHP’sinden farklı bir konumda değildir. Özel, İmamoğlu ve ekibinin son NATO Zirvesi’ndeki tutumlarından da anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin dış politikasında Erdoğan’dan farklı bir model izlemeye niyetli olmadıkları ortadadır. Verdikleri temel mesaj ise, Erdoğan iktidarının temsil etmeye soyunduğu emperyalizmle uyumlu programı kendilerinin daha istikrarlı ve daha etkin biçimde uygulayabilecekleri iddiasından ibarettir.
NATO, yalnızca üst siyasette çizilen bir rota değildir, aynı zamanda yeni dünya düzenini belirleyecek savaşlarda taraf olmak anlamına gelir. Bunun için ucuza çalıştırılacak işçiler ve savaşlarda ölecek askerler gerekir. Aynı zamanda savaş sanayisinin patronlarının çıkarlarını korumak için çocukların ve yoksulların boğazından kesilerek teşvikler ve hibeler dağıtılması gerekir.
Türkiye açısından hem NATO içinde kalıp hem de halkın refahını sağlamak gibi bir imkân yoktur.
“Mutlak butlan” kararı, yalnızca CHP’yi parçalamak için atılmış bir adım ve yalnızca bu partiye verilmiş bir mesaj değildir. AKP ve Erdoğan, bu hamleyle aynı zamanda kurulu düzen içerisinde iktidar değişikliğinin imkânsız olduğunu tüm siyasal çevrelere kabul ettirmeyi hedeflemektedir.
Benzer biçimde, Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmalar da Türkiye’de iktidarın bölgesel hegemonya arayışlarından bağımsız ele alınamaz. İktidar, güçlü ve etkili bir siyasal özneyi, temel hedeflerinin gerçekleştirileceği vaadiyle siyasal alanda atıllaştırmayı ve kendi bölgesel planlarına ortak etmeyi amaçlamaktadır.
Bu süreç, iktidar açısından Kürt siyasi hareketine, yeni emperyal siyaset doğrultusunda kendi bekasını Türkiye’nin bekasına bağlama teklifidir.
AKP-MHP iktidarının ve devletin çeşitli kurumlarının ikinci temel amacı ise Erdoğan’ın yeniden iktidar olmasının güvence altına alınmasıdır. Erdoğan’ın tekrar seçilmesi ve Erdoğan sonrası dönemin yaratabileceği siyasal kırılganlığın kontrol altında tutulabilmesi için toplumsal muhalefetin bileşenlerinin etkisizleştirilmesi, birbirinden uzaklaştırılması ve güçten düşürülmesi gerekmektedir.
CHP’nin bölünmesi, Kürt siyasal hareketiyle yürütülen diyalog süreci ve Türkiye devrimci hareketine yönelik ağır saldırılar; NATO ile güçlü ilişkiler kurabilecek ve bu ilişkiler çerçevesinde kendisine biçilen sorumlulukları yerine getirebilecek bir iktidarın önündeki olası engellerin ortadan kaldırılması, Batılı emperyalist güçlerin taşere edeceği görevlerin eksiksiz biçimde yerine getirilmesi ve böylece Erdoğan ile çevresindeki siyasal kliğin iktidarını sürdürebilmesi amacıyla atılan adımlardır.
Önümüzdeki kısa dönemde iktidar tarafından atılacak tüm adımlar, bu iki temel amaçla ilişkilendirilmeden analiz edilmemeli ve devrimci siyaset de bu çerçeveden hareketle geliştirilmelidir.
Sosyalist Siyaset Yeni Parti’nin Kuyruğuna Takılamaz!
Türkiye’deki faşist iktidar bloğu, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara’da dile getirdiği “savaş makinelerinin kükremesi lazım” sözündeki savaş makinesinin aslanı olabilmek için gövdesini kabartmaya çalışıyor. O savaş makinesinin daha birkaç ay önce İran’da 168 kız çocuğunu okulunda katlettiğini, Filistin’de on binlerce insanın soykırıma uğratılmasına yönelik saldırılarda çarklarını döndürdüğünü kimse unutmamalıdır.
AKP ve Erdoğan ise bu savaş makinesinin dişlilerinden biri olma sözünü vermiştir. Bu sözü tuttukları sürece iktidarın kendi ellerinde kalacağına inanıyorlar. Yıllarca halkın değerlerini sömürerek zenginleşen bu gerici ve faşist güç, rant mekanizması bozulmasın diye düzen içi muhalefeti dizayn etmeye, siyasetin olası bütün imkânlarını tıkamaya çalışmaktadır. Faşist baskı rejimi de bu siyasal çerçeve içinde şekillenmektedir.
Özgür Özel ve Yeni Parti, bu siyasal bağlama öyle kolay ve kaygısızca yerleşmeyeceklerini, Erdoğan iktidarıyla barışmayacaklarını, sultanların kabul edemeyeceği bir siyasal çizgide ilerleyerek gösterdiler. Siyasetlerini CHP içinde sürdüremeyecekleri anlaşıldığında ise, Yeni Parti’yi kurarak Erdoğan’a karşı muhalefetlerini, düzen içi kanallar üzerinden sürdürme iddialarını ortaya koydular.
Ancak Yeni Parti’nin programatik ve stratejik konumu yalnızca bu muhalif tutum üzerinden açıklanamaz.
Bu partinin NATO yanlısı açıklamalarından, kurucularının önceki siyasal pratiklerinden ve sermaye sınıfının çıkarlarını koruyan programından anlaşılacağı üzere, temel siyasal çizgisi emekten ve doğadan yana bir strateji inşa etmek değildir. Türkiye’de sosyal demokrasinin yıllardır yaptığı gibi, işçileri ve solcuları yanına çağırıp patronlarla ve sağcılarla masaya oturacaklarını öngörmek, eldeki verilerle dahi mümkündür.
Ne var ki, önümüzdeki dönemde CHP’den gayrimeşru biçimde koparılan, hukuksuzca mağdur edilen ve siyaset yapma hakkı saldırıya uğrayanların meşruiyeti üzerine bina edilen Yeni Parti, bir çekim merkezine dönüşebilir. Bu parti de tıpkı CHP’nin birçok seçimde yaptığı gibi, AKP ve Erdoğan’ı yenebilecek tek alternatif olma rolünü üstlenerek muhalif kesimlerin temsilcisi hâline gelebilir.
Ancak Türkiye’nin devrimci-sosyalist özneleri bir kez daha, “Erdoğan’ı yeneceğiz” söylemiyle ülkenin ilerici muhalefetini ve yoksul emekçilerini peşine takıp; İslamcıları, milliyetçileri, koltuk uğruna ya da burjuva yaşamlarını sürdürebilmek için parti değiştirip iktidara dalkavukluk yapan onursuz siyasetçileri, bu kez Yeni Parti şemsiyesi altında toplumun karşısına çıkarma girişimine izin vermemelidir. Parti yeni olabilir; ancak bu yöntem fazlasıyla eskidir.
Yoksulluk ve ölüm sarmalının bu ülke halklarının kaderi olmaması için devrimci sosyalistlerin bağımsız, kendi ittifaklarını kurabilen ve kendine özgü bir politik mücadele hattı oluşturabilen bir siyasal çizgiyi inşa etmeleri gerekmektedir. Ancak bağımsız bir sosyalist güç, siyasetin ve ülkenin içine itildiği bu çıkışsızlığa gerçek bir alternatif sunabilir.
Bugün düzen içi muhalefetin nasıl tasfiye edildiği açıkça ortadayken, devrimciler yalnızca seçim siyasetine yatırım yapamaz. Emekçilerin üretici gücünden ekoloji ve kadın mücadelesine kadar birçok alandaki fiili ve meşru direnişlerden beslenen bir politik özne, ancak düzen içi aktörleri zorlayabilir ve yeterince güçlendiğinde ise bütün düzen içi partilere meşruiyet sağlayan bu büyük siyasal düzenin işleyişine son verecek bir devrimci etkiyi yaratabilir.
KIZIL PARTİ MERKEZ KOMİTESİ


